Elanın Uydusu Ece

Just another WordPress.com site

GeyikBayırı – Gebeşli Bebekli Trekking

Bir akşamüstü bulduk kendimizi bir küçük trekking macerasının içinde. Hem de kadrosu biri hamile, biri 2 yaş altı çocuk, normal insan 1 tane ile. Bu gittiğimiz aslında ormanın içinde bir sürü alabalık havuzu kurarak hem alabalık yetiştiren, hem de burdaki restoranda leziz balıklar yapan bir işletme. Balıklar orda tutuluyor, orda pişiyor. O kadar taze yani. Hamile ve bebeklerin balık ihtiyacı su götürmez bir gerçek, ama artık hangi balığa güveneceğimi bile şaşırdığımdan balıktan da biraz soğudum. Geyikbayırı’nda bunu hissetmedim, tereyağında balığı afiyetle yedik. İnsan yediğini anlatmazmış ama olaki yolunuz düşerse bu ormanın içinde mekana mutlaka uğrayın derim. Yemekler güzel, ortam güzel. Daha önceden de geldiğim için Buğday Dergisi’nin TaTuTa organizasyonunda ekolojik çiftlikleri araştırırken rastladığımda dikkatimi çekmişti. Burada ekolojik turizm de yapılıyor. Organik ve şifalı bitkiler üretimi yapan Rasayana Çiftliği de burada kurulmuş ve her mevsim ziyaretçilerini kabul ediyor. Hamile olmasam bu sene böyle doğal bir ekolojik tatil de yapmak istiyordum ama şu an şehirlerden yine de çok uzaklaşamıyorum. İnşallah 2 çocukla.

Burasının tek özelliği bu da değil. Alt alta oluşturulan havuzlardan sonra doğal havuzlar da oluşmuş ve bir nevi orman içi serbest keşif alanı olmuş. Bu yaptığımız şeyi ilk yapan biz değiliz, burda dağcılık ve trekking de yapıyormuş gelenler. Ailemizin genel yapısı gereği herşey çok normal başladı. Cici bici yemeğimizi yedikten sonra her zamanki gibi huzursuz cocanın dürtmesiyle, “gel şu sınırları aşalım aşağıya biraz inelim, bakalım neler varmış” demesiyle başladık yürümeye. Havuzların bittiği yerde yukardaki fotoğrafda görülen kanallar başladı. İşte bu kanallardan dengede yürüyerek geçilmesi gerekiyordu. Gebeş göbeğimle biraz tırsarak tek ayak genişliğindeki bu kanal kenarlarından yürüyerek geçtim. Ela Hanım da babasının kucağında. Bana arada bir “anne düşme” diyordu:) Kanallar bitince biraz daha yürüdük. Geldiğimiz yerde kendiliğinden havuzlar oluşmuş, yukardaki havuzlardan kaçan balıklar olmuş, buralarda takılıyorlar. Balıklardan da özgür ruhlar çıkıyor yani. Yol benim göz alamayacağım kadar dikleşince geri döndük. Gebeş olmasam ben o yoldan inerdim. Hatta daha önce daha çoluk çocuk yokken bizim gibi 2 maceraperestle buranın başka bir tarafında aşağı doğru akan küçük bir su bulup, o suyu takip ederek ne maymunluklar yaparak zaman zaman belimize kadar suya batarak kaynağa ulaşmıştık. O zamanlar blog tutmadığıma şu an üzgünüm, ne güzel bir hatıra olurmuş.


Herneyse o kanallardan geri dönerek sıkıcı normal hayatımıza geri döndük. Antalya tatilinin ilk bölümü coca ve Ela ile kumsalda, orda burda takılarak geçti. Ela bol bol sahilde, kumlarla, taşlarla beraber. Kendini uzun süre kaptırıp oynayabildiği tek şey taş ve kumla oynamak. Sendromik durumlarımız devam ediyor. Bugün yolda giderken “gitmeycem” diyerek yüzükoyun yere yattı diyebilirim. Ya sabır diyerek bu günlerin geçmesini umud ediyorum. Coca Ankara’ya eve döndü, yerini hemen annem doldurdu ve bugün Alanya’ya geldik. Burdaki günlerimizin hikayesi ise sonraki bir zamana.


Mayıs 17, 2010 Posted by | Bebekle Ben Giderim, doğa, gebeş esra, organik, Seyahat | 4 Yorum

GPS’in Götürdüğü Yere Git… Ela Toroslarda

Yine GPS’in sözünü dinledik ve bu sefer gercekten hayatımızda goremeyecegimiz bir yoldan Side’ye geldik.
Herşey yine Ankara’dan çıkar çıkmaz cocayı dürten birşeylerle başladı. Dedi ki varmısın GPS’e en kısa yolu yazalım bizi nerden götürürse ordan gidelim..
GPS’in en kısa km gösterdiği yerden gittiğimizde kendimizi bir tarlada ya da çıkmaz sokakta bulduğumuz oluyor.
Herneyse bize dedi ki Side 467 km, biz de normalde Afyon üzerinden 570 km olduğunu biliyoruz. Peki dedik ama ben de bir gerginlik..
Polatlı’ya kadar herşey aynı idi. Polatlı’dan bizi sola biyere soktu. Beyşehir’e kadar bomboş yollardan gittik. Bayram trafiği buralara uğramamış gerçekten tek tük araba geçtik.
Ela da bu süre de uyuduğu için doğanın tadını çıkarttık. Yollardan alıç topladık, Atlantı (çakma Atlanta)’yı da bu yolda gördük.. GPS olmasa böyle bir yerin varlığından haberimiz dahi olmazdı.
Beyşehir’den sonra işler değişmeye başladı. Gittiğimiz yollar ıssızlaştı, yeşillikler çok arttı, sanki geldik Karadeniz’e. Hoğuş diye bir kasabadan sonra 100 km’miz kalmıştı zannediyorduk ki en fazla 1.5 saatlik yolumuz kaldığını düşünüyorduk. Fakat işler daha da ilginçleşti. 1.5 saatlik yolu biz 3 saatte geldik. Önce biraz tırmandık. 1200 m gibi bir rakımda görebileceğimiz belki de bir daha göremeyeceğimiz en güzel düzlük mera gibi biryerle karşılaştık.


Burda durup Ela’ya inekleri kuzuları gösterdik.. Sanki geldik Hollanda’ya. Fotoğraflar çektik. Sonra yağmur yağmaya başladı biz de tırmanmaya başladık tekrar. Bir ara bilmemne Milli Park’ına girdik. İsmini bile duymamıştım. Bu ormanlık alana girer girmez rakımımız daha da artmaya başladı. Tüm toros köylerini gördük diyebilirim. Bir ara aşağıya bakamaz duruma geldik. Torosların kenarından sürekli tırmanarak gidiyorduk. Çıktıkça çıkıyoruz söylemekle inanamazsınız ama aşağısı nerdeyse görünmüyordu işin ilginci o kadar yüksek yerlerde bile köyler vardı. Birkaç evlik yerleşimler gördük. Biz Toros Fatihi olduk.

Bir araştırma yaptım sonra bu Toros köylerinden birinde halkın ortalama yaşam süresi 90’lardaymış. Burda yaşam doğal olmalı, radyasyon yok, hormon yok stres yok oksijen çok.

Torosların zirvesini gördük diyebilirim herhalde 2000 mt yukarı çıkmışızdır. Hah tamam artık tepeye geldik diyoruz biraz daha çıkıyoruz yol biraz daha daralıyor. Tepeden Manavgat Delta’sını ve bulutları gördük.

Oksijen fazlası bende kafa yaptı ikebana’ya origami demeye başadım. Japonca’mı bile bozdu yolculuk. Gerçek anlamda bulutların üstüne çıktık. Burası sonsuzluk, boşluk ve hiçlik hissi veriyor. Varlığımız ne kadar küçük bu evrende burada birkez daha hatırlıyor insan. Bir kum tanesinden farkım yok bu dünyada ve benden çook büyük bir güç var. Hıyarlıkmı ettik buralara gelmekle acaba:) Tatile çıktık şimdi bunun sırasımı.

Sonunda hızla inmeye başladık ve dağlardan taşlardan gerçekten Side’nin kucağına indik. Bu yolu sanırım sadece buranın yerlileri kullanıyor. Km olarak kısa bir yol ama herkesin gözü kesmez, hızlı değil ama maceralı bir yol; düz değil ama manzarası harika bir yol.. O gün Ankara’dan Side’ye bu yolu kullanarak bir tek biz gelmişizdir sanırım. Geldik ki çok yorulmuşuz. Uzun zamandır böyle birşey yapmamıştık. Eğlendik, gerildik ve her insanın görmediği yerler gezdik. Torosların en geçit vermeyen yerlerinden geçtik. Arabada bir bebek iki deli, dışarıda yağmur, çocuk şarkıları ile buraya geldik.
İşte tatilimiz böyle başladı. Dün uyanır uyanmaz kendimizi denize attık. Ela kumla oynamaya bayılıyor. Deniz konusunda ise bıraksak kendi giricek. Her zamanki gibi cesaretli ama temkinli davranıyor. Şimdilik buraların tadını çıkarıyoruz:) 3 gün sonra Adrasan’a gidicez belki yine bir macera yaparız.

Ve Ela’nın ilk öğrendiği sayı 6. Biz beşe kadar sayıyoruz sonunda altııı diyor.. Bu işe de baştan başlamadı yani.. Burda sürekli kedilerin peşinde koşuyor. Bir de gidip kendini havuzun kenarına atıyor. Önümüzdeki günlerde bizi daha çok koşu bekliyor anlıyacağınız.

Eylül 21, 2009 Posted by | Bebekle Ben Giderim, Gezi, Tatil | 9 Yorum