Elanın Uydusu Ece

Just another WordPress.com site

Mantar Avı

Bayramda cocayla “bayarız, iki çocuk napıcaz nasıl geçicek” diye düşünürken, totomuz yer görmediği için zırt diye geçiverdi. Bana, “iki çocukla en çok gezen anne” plaketi uygun görüldüğünden, Altın Portakal alamamış Nurgül Yeşilçay gibi asabi değilim çok şükür. Onun yerine şeker gibiyim.

Anlamsız doğa gezilerimize sonunda tekrar başladık. İki çocuğunuz varken nasıl yalnız ve başbaşa kalınır biliyor musunuz? Çocuk başına bir tane büyüğü de gittiğiniz yere götürüceksiniz. Bir de onlara bir de yedek götürüceksiniz. Yani toplamda 2 çocuk için 3 büyük daha yanınızda taşırsanız, çocukları büyüklere büyükleri de sinir krizi geçirme noktasına gelen boşda kalana çocuğu versin diye büyüklere emanet ederseniz birkaç saatinizi kocanızla yanyana ve başbaşa geçirebiliyorsunuz. Üstelik hava güzelse çocuklarınız da hava alıyor falan.

Bayramın güzel havasını fırsat bilip geçen kış gittiğimiz ama benim hamileliğim nedeniyle ormanına yeterince dalamadığımız Ankara’ya 100 km uzaklıktaki Greenpark’a 2 araba 7 kişi kendimizi attık. Çocukları büyüklere bırakıp cocayla birlikte otelin arkasındaki yürüyüş yolundan daldık ormana. Hava çok güzeldi ve mevsim tam mantar mevsimi. Bizim keşif gezisi biraz mantar gezisine döndü çünkü adım başı garip gurup mantarların fotoğrafını çekmek için durduk.

2 saat boyunca, yürüdük, sohbet ettik (sohbet ettik derken bildiğin saçma sapan geyik yaptık ve şu sıra evde ne kadar konuşamadığımızı farkettik) ve mantar çektik. Çok değişik boyda ve renkde mantarlar var ve tam zamanında gitmişiz mantar açısından.

Gün sonunda biz çok huzurlu, çocuklar açık havanın etkisiyle çok yorgundu. En yakın zamanda umarım yine kendimizi anlamsız bir gezide buluruz.

Pedometrede 5090 adım atmışız.

Kasım 22, 2010 Posted by | coca, doğa, Gezi | Yorum bırakın

AnkaRa’nın Otantik Yeri

Samanpazarı
Söyleyecek fazla bir söz yok. Yolumuz o tarafa düşünce ve eşimle sepet arayışında olduğumuz için kendimizi Samanpazarı’nda bulduk. Ankara’nın en otantik yeri burası. Buraya yolum düşmeyeli o kadar zaman olmuş ki. Düzenlemişler ve çok güzel olmuş. Çarşının bulunduğu yer gölgelik olduğu için gebeş bir insan rahat geziyor. Sonra sepetçiler, kumaşçılar, bakırcılar, boncukçular, baharatçılar, makramecilerin olduğu bir yer var. Bir kaç sokak ve bir meydanı var. Gezmesi çok keyifliydi. Hatta doktora yetişeceğimiz için biraz daha vaktimiz olsaydı o sokakdaki kahvede bir çay içmek, biraz daha takılmak keyifli olabilirdi. Yakın zamanda daha düzgün gezmek için yine gitmek istiyorum. Am şu anki hayat tempomda bakalım vakit bulabilcekmiyim. Kalanını fotoğraflar anlatıyor zaten.


Mayıs 27, 2010 Posted by | Gezi | 1 Yorum

Dim Çayı

Hem güzel bir yer, hem eskitilmiş. Şimdi görenler için cennet, eskisini bilenler için bitmiş. Dim Çayı çok yüksek debisi olan, eskiden üstünde rafting yapılabilen biryermiş. Alanya’dan sonra 7-8 km gittik. Çay başlayınca suyun harika olduğunu düşündüm. Ne kadar güzel akıyor dedim. Ama annem “buralardan geçilmezdi sudan” dedi. Meğerse yukarı baraj yapmışlar, ve suyu tutmuşlar aşağı akan su barajdan taşan sular. Siz düşünün kapasitesini. Yukarı çıktıkça restoranlar var. Suların üstüne oturabileceğiniz mekanlar yapmışlar. Gerçekten çok keyifli görünüyordu. Siz yemek yerken altınızdan sular akıyor. Hatta yüzmeye cesaret edebilenler için su da çok güzel. Ama ben o soğukluğa cesaret edebilicek durumda değildim. İşte bu da benim sınırlarımı aşıyor.

En yukarı çıktığımızda barajla karşılaştık. Manzara gerçekten harikaydı. Resimde akan sular barajdan taşan ve aşağıya verdikleri sular. Baraj büyük ve gerçekten çok güzel görünüyor. Yeşil, mavi birbirine karışmış doğası çok güzel. Aşağıdaki suyun ve hatta su sporlarının olayını bitirmesine rağmen barajın manzarası harika.

Aşağı geri inerken bir restorana da biz girip biraz dinlenip birşeyler yedik. Yolunuz buralardan geçerse uğramanız için güzel biryer ama uzaklardan gelmenize değer mi bilmiyorum. Yine de benden fotoğraflar siz karar verin. Böyle giderse çocuklar büyüyünce blogu seyahat bloguna çeviricem gibi görünüyor.:)

Bu arada Ankara’ya döndük. Tatil güzeldi ama evimizi de özlemişiz.

Mayıs 25, 2010 Posted by | Gezi, Tatil | 2 Yorum

İstanbul Gezegeni

İstanbul gezisinden birkaç ilginç anım kaldı. Orası mı ilginç, ben mi hafta sonu ilginçlikleri çekiyordum bilemiyorum.. İşte yaşadığım gariplikler

1. Grupla birlikte otelimize dönerken sırt çantamla annemden birkaç adım önden yürüyordum. Tanımadığım ama gruptan bir kadının anneme, çantasının ağır olmasından yakındığını duydum. Annem de “Çok yürüyeceğimizi biliyorduk biz ona göre bir sırt çantası aldık” dedi. Birşeyler daha mırıldandılar. İlgilenmedim. Kadın sonra birkaç adım hızlandı bana yetişti ve “Hanım kızım şu çantanın bir ucundan da sen tutarmısın? Ağır da dedi”. Çok şaşırdım. Kadın yaşlı da değildi, daha önce kimse sokakta benden çantasını taşımamı istememişti. Ben de “Taşıyamam, zaten hamileyim” dedim. Kadına çok gıcık olmuştum. Hamile olmasam bile kimsenin çantasını taşımam gerekmiyor.

Annem duymuş olmalı ki laf attı. “Eğer yardım edebilecek olsa bana yardım eder herhalde. Ona göre eşya getirseydiniz” dedi.
Kadın densizliğini artırarak anneme “Ay kusura bakmayın ben hamile olduğunu anlamadım, sadece şişman zannettim” dedi. Ne diyeceğimizi bilemedik. Uzaklaştık.

2. Anadolu Kavağı’na gittiğimizde, deniz kenarında balık yiyelim diye bir balık lokantasına oturduk. Ben de tam denizin kenarında bir sandalyeye oturdum. Yemekleri söyledik, bir ara eşofmanımın sandalyeye hafif yapıştığını farkettim. Bacağımı kaldırmaya çalışınca bir de baktım ki eşofmanım sandalyeye yapışıyor. Oturduğum sandalye boyanmış ve daha kurumamış. Buna inanamıyorum restoranda boyalı bir sandalyeye oturuyorum. Eşofmanımın arkası tamamen boya olmuş. Benden başka 3 kişinin daha pantolonları boya ama benimki en kötü.

Garsonu sakince çağırdık. Meramımızı söyledik. İlgilenmediler doğru düzgün. Yemekleri getiren garsona doğru yürüyüp tekrar söyledim. Ve garson “Napalım, onlar iki gündür öyle. Minder alsaydınız” dedi. İşte o anda içimdeki canavarın dışarı çıktığını hissettim. “Bu dedim sizin bahaneniz mi, ne demek iki gündür böyle. Bir özür dileyeceğinize, minder alsaydınız ne demek. Beni hiç ilgilendirmiyor sizin sandalyenizin ne durumda olduğu. Benim zararımı karşılayacaksınız.” Bana “bağırmayın” falan dedi. Ama ben kendimden geçmiştim; “Size mi sorucam, istediğim gibi bağırırım. Size sakince söyleyecektim. Şimdi bana müdürünüz kimse onu çağırın onunla görüşücem” dedim. Tüm restoran ayağa kalktı. Başka garsonlar benden özür diledi. O densiz garsonu uzaklaştırdı. Ve annem benim daha fazla çileden çıkmamam için gidip Müdür’le kendisi konuştu. Sonunda güzellikle ilgilenecekleri yerde beni, yılda bir kere falan sinirlenen beni, hamile bir kadını çileden çıkardılar. En sonunda yediğimiz yemeklerin parasını ödemeyerek, zararımızı karşıladılar.

3. Tramvaya bindik. Otelimize gidiyoruz. Birden bir bağırışlar oldu. Adamın biri öbürüne “Sen ne biçim Türksün, böyle mi davranmamız gerek” diye çıkıştı. Önce ben hiçbir şey anlamadım. Sonra anladığım kadarı ile 2010 İstanbul’un da adamın biri genç bir turist kıza sarkıntılık yapmış. Bu adam da öbürüne bağırıyor. Sonra öbürü pişkin pişkin sanane diyince daha önce benden çıkan canavar, kızan adamdan çıktı ve durakda adamı kaptığı gibi indirdi ve tekme tokat girişti. Böyle bir olay eşimin de başına gelmişti hatırlıyorum. Otobüste küçük bir kıza sarkıntılık eden bir adamı, aşağı indirip paylamıştı. Aynı olayı bir daha görmek çok ilginç geldi. Keşke herkes böyle sorumlu olsa da bu cinsel tacizci insanlar elini kolunu sallayarak gezmese. Çocuklarımız büyüyor, çok endişe kaplıyor içimi.

4. İstanbul’dan trenle döndük. Uyuruz diye de yataklı trene bindik. Ben 10 sene sonra ilk kez trene bindiğim için unutmuşum çok şeyi. Neyse gece yatmadan önce son bir tuvalete gitmek için koridorda yürüyorum. Tren de çok sallandığı için kenardan tutunuyorum. Tonton bıyıklı bir kondüktör de karşıdan geliyor. Bana; “Doktor mu söyledi gezinmeni” dedi. Ben anlamadım “Efendim” dedim. “Doktorlar hamile kadınlara gezinmelerini söylüyorlar ya” dedi. Ben de “Lavaboya gidiyorum” dedim. Ama çok güldüm kendi kendime sonra. Böyle bir bilginin kondüktörden gelmesi beni çok şaşırttı. Yurdum insanı ne ilginç, kimden ne geleceği belli olmuyor.

Bu kadarı yeter herhalde. Bu kadar olay Ankara’da 1 seneden başıma gelmiyor. Ya ben çektim gariplikleri, ya İstanbul başka biryer.

Nisan 9, 2010 Posted by | gebeş esra, Gezi | 4 Yorum

Paskalya’da İstanbul

Hafta sonumu İstanbul’da gezerek geçirdim. Cocasız, çocuksuz; annem ve grubuyla, kuzenimle kendi kafamıza göre takılarak geçirdik. Şans eseri böyle bir grubun içine düştüm ama güzel oldu. Uzun zamandır böyle bekar gibi gezmiyordum. Ailenin yarısı Ankara’da (Ela ve babası), yarısı İstanbul’da (Elondor ve Ben); ilginç bir hafta sonu oldu.

Önce bir boğaz turu ile Anadolu Kavağı’na gittik. Hava şansımıza çok güzeldi. Boğazı izleyerek geçmek unuttuğum bir keyifmiş. Bilmiyorum İstanbul’da oturanlar ne kadar keyif alıyorlar bu güzel şehirden. Anadolu Kavağı’nda deniz kenarında bir balık yedik ve biraz gezdik. Biraz derken oldukça fazla yürüdük dönerken vapurda uyuyakaldım. Eminönü’ne 3 dk kala gözlerim açıldı. Kendimizi Sultanahmet’teki otelimize attık ve biraz dinlendik.


Akşam çok gecikmeden Beyoğlu’na gittik. Burası İstanbul mu başka bir gezegen mi bilemiyorum.
Beyoğlu çok kalabalıktı ama saat ilerledikçe daha da kalabalık oldu. Biz Ankara’da böyle bir kalabalık göremeyiz zaten Ankara’nın uyku saatinde İstanbul daha da açılıyor sanki. 1 saat dolaşmanın sonunda Nevizade sokağı’nda bir yer bulduk ve oturduk. Heryer ama heryer insan. İstanbul bence New York’u geçmiş. Bu şehre bu kadar insan fazla geliyor.

Geçtiğimiz hafta Paskalya olduğu için heryer turist doluydu ve zaten kalabalık olan Beyoğlu daha da kalabalıktı. İstiklal Caddesi’ndeki kilise çok kalabalıktı. İnsanlar çoluk çocuk Paskalya tatilinde İstanbul’a geliyorlarmış. Vapurda Avustralya’dan bir aile vardı. Kadının kucağında asılı bebek 6 aylıkmış, bir de 4 yaşında çocukları vardı. Biz çocukla bir yerlere giderken endişe ediyoruz, onlar Avustralya’dan gelmişler. Kendime güvenim arttı. Seneye 2 bebekle gidebileceğim yerleri düşledim.
Nevizade’de yemekten sonra İstiklal caddesine devam ettik. Kahveler sokağı’nda çayımızı içtiğimizde artık benim uykum çok gelmişti ama kimsenin dönmeye niyeti olmadığı için biz annemle otele dönüp, kendimizi yatağa attık. Pedometreme göre ilk gün tam 11650 adım atmışız yani 5.5 km yol yürümüşüz. Artık hamile bir kadının o akşamki yorgunluğunu düşünün.

Pazar günü hiç de bu yoğun günden az kalır değildi. Sabah kalkınca güzel bir kahvaltıdan sonra Ada Vapuru’na yetişip önce Burgaz Ada’ya gittik.

Burgaz Ada’da denize de giriliyormuş. Faytonla adanın tepesine çıkıp indik, biraz da dolaştık. Sonra attık kendimizi Büyükada’ya. Büyükada, çok çok kalabalıktı. Aç olmasam o kalabalıkta yemek yemeye çalışmazdım. Yemekten sonra grubun hepsi Aya Yorgi’ye çıkmaya karar verdi. Ben daha önce bisikletle oraya gittiğim için ve yürüyerek oraya çıkmanın hamile bir insanı bırak normal bir insan için bile bir hayal olduğunu bildiğim için bu sevdaya nanik yaparak kuzenim ve annemi alıp biraz daha dolaştıktan sonra ilk vapura bindim. Anadolu yakasına geçtikten sonra kendimizi Bağdat caddesinde bulduk. Gerizekalı bir ekip olduğumuz için 2.5 km yol yürüdükten sonra fenalık geçirip biryere attık kendimizi. Bir yemek yedikten ve akşam da dinlendikten sonra yola çıktık. 2. gün de 12660 adım atmışım yani 6 km yol yürümüşüm. Bu toplam 11.5 km yürüyüşden sonra Ankara’ya geldikten sonra da kendimi zor toparladım. İstanbul çok güzeldi, çok eğlendim ve değişiklik oldu ama trafik, kalabalık ve başıma gelen ilginç olaylar burasının başka bir ülke olduğunu bana anlattı. Siz siz olun Paskalya’da İstanbul’a gitmeyin.

Nisan 7, 2010 Posted by | eğlence, Gezi, Seyahat | 4 Yorum

İkoncan Ela Köyde

Geçtiğimiz hafta sonu yine Ela’nın hayatında bir ilke imza attık. Sanki benim hayatımda 50’dir köyde kaldığım, geldim 32 yaşına benim de hayatımda bir ilktir bu. Çok geziye gitmişliğim, en abuk yerlerde kalmışlığım vardır ama hiç köyde kalmamıştım. Coca için hiç anormal bir durum değil o zaten köyde doğup hayatının ilk 2 yılını orda geçirmiş ama ben sonunda bir köy hayatı deneyimledim. Hem de en abuğundan, hem de en hamileyken.

Üyesi olduğumuz bir grup var. Doğal ve Bilinçli Beslenme grubu. Herkes aynı yola baş koymuş, amacımız aracısız ve gerçek gıdaya erişim. 3’tü 5’ti derken grubun sayısı 50’yi geçti. Bize ürün gönderen üretici sayısı 10’a yaklaştı. Herneyse bu grup büyüdükçe mizacı gereği birbirine benzeyen doğa severler, çeşitli geziler yapmaya başladı. Geçtiğimiz hafta sonu üreticilerden birinin Çankırı – Doğanbey Köyü’ndeki evine cümbür cemaat çoluk çocuk 50 kişi akın ettik.

3’te 2’si hiperaktif 20 aylık bir çocuk ve sürekli su içip yarım saatte bir tuvalete giden bir hamileden oluşan sorunlu bir aile olduğumuz için, bizim için kendi arabamızla gitmekten başka bir opsiyon yoktu. Herneyse biz köye vardığımızda henüz otobüs gelmemişti bu yüzden keşif için biraz vakit bulabildik. Ela ile babası hemen kendilerini çevre gezisine adadılar. Dakika 1 Ela başlamıştı, horoz, tavuk, miya, kuzu diye peşlerinden koşmaya. Öğlen olmadan grubun diğer yarısı ve Ela’nın yaşıtı 5 -6 çocuk daha gelince ortam çok şenlikli olmaya başladı..

Kahvaltıdan sonra 2 yaş çocukları ile çok maceralı bir yürüşle yakınlardaki bir akarsunun kenarına gittik. Hava o kadar sıcaktı ki çocukları suya soktuk. Tamam itiraf ediyorum suya bir tek Ela girdi bir de 5-6 yaşlarında bir kız.. Zaten şimdiye kadar bizden daha çabuk çocuğunu soyana hiç rastlamadım, rastlarsam da Rus falandır. Neyse akarsuyun kenarında çocuklar biraz uyudu, bizler de meyve topladık, ateş yaktık sohbet ettik sonra eve geri dönüp günün geri kalanını bahçede, içerde oynayarak, sohbetle, çocukların çekişmesi ile bitirdik.

Akşam sıkış tepiş çok maceralı bir koğuş sistemi ile uyuduk. Gerçi ben biraz hamile olmamın balını yedim sanırım çünkü hamile olup bir de belim çok ağrıyınca bize ayrı bir oda verdiler, ama kendileri için de hayırlı oldu. Çünkü 2 saatte bir tuvalete kalkan bir döngüyle ben kimseyi uyutmazdım..

Oksijeni beynimize kadar çekip sarhoş olduğumuz için sabah erkenden herkes uyandı. Güzel bir köy kahvaltısı yaptıktan sonra yine bahçeye saldık çocukları. Bu sefer Ela ile Doruk el arabasıyla babaları onları gezdirirken çok eğlendi. Doruk’un dili sürekli dışardaydı, Ela da sürekli gülüyordu. İşte boşuna bisiklet, oyuncak alıyoruz çocuklara. Bir el arabası neler yapıyor. İnekler, tavuklar, topla oynama, birbirini yakalamaca derken öğlen oldu ve hep beraber yine evinde kaldığımız beyin yakınlarda hafif yaylada olan bir başka evine ve bahçesine gittik.
Bu sefer de bahçeye dağıldık. Otlar topladık, uğurböcekleri bulduk. Çocuklar kaynaştı, zaman zaman birbirlerini itti ama öğleden sonra olduğunda artık benim de Ela’nın da pili bitmişti. Daha gidilecek birkaç yer daha vardı. Özellikle tuz mağaralarını çok merk ediyordum ama bizim için hayırlı olanın kendi arabamızla da gitmiş olmanın verdiği rahatlıkla dönmek olduğuna karar verip dönüş yoluna geçtik. Ela dönüş boyunca uyudu, biz de biraz dinlendik.

Bizim için çok keyifli, Ela için ise çook eğlenceli bir hafta sonu geçirdik. Umarım başka gezilerde tekrar farklı yerler görürüz.. Allahım bana bu hamileliğimin sonuna kadar gezecek enerji ve sağlık ver..:)

Mart 23, 2010 Posted by | 21.ay, doğa, eğlence, gebeş esra, Gezi | 8 Yorum

Baharın Gelişi ve II. Trimester

Doğayı çok seven bir aileyiz biz. Fırsat buldukça kendimizi de kızımızı da güneşe, toprağa, doğaya atarız. Seyahat ederken ağaçlardan meyve yeriz. Lüks düşkünü hiç değiliz, rahatımız yerinde olsun, sohbetimiz bol olsun yeter. Cemreler düşmüş, havalar baharı göstermeye başlamış. Ben kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Bu hafta sonu da baharın resmi gelişi var. Biz de yine doğaya bir seyahat yapıcaz.

Bugün hiç aklımızda olmayan birşey yaptık. Bizim ailenin kadınları çok faaldir. 3 nesil gönüllü çalışma piriyiz. Ben yıllarca bir dernekte çalıştım. Çok çocuğun eline değdim, çok anasınıfı boyadık, çok hastane ziyareti yaptık. Anneannem ve annem de dayımı kaybımızdan sonra kendilerini TEMA’ya verdiler. Anneannem kendini adadı diyebilirim. TEMA her hafta bir gün Söğütözü’ndeki Belediye’nin fidanlığında meşe palamudu tüplüyorlar. Yani meşeleri dikmeye uygun hale getiriyorlar ki bahar gelince bunları diksinler. Bugün annemin teklifi ile Ela’yı fidanlığa götürdük.
Bilseydim bu kadar eğleneceğini daha önce de götürürdüm. Bir çocuğun toprakla oynaması zaten çok stres atıcı hele bir de bu kadar zevk alıyorsa. Hemen işe girişti Ela, öğreniverdi her torbaya bir tane palamut atıldığını. Herkesinkini o atmak istedi önce. Sonra dayanamadı kürekle kazdı biraz, daha sonra işi de öğrendi. “Anne tut” dedi torbayı ben tuttum o toprağı içine doldurdu. Sonra da içine palamudu attı. 3 tane tüpleme yaptık beraber. Sonra hep beraber yemek de yedik orda. Açık havada bir tarafta mangal, bir tarafta çayla gün sadece Ela için değil bizim için de çok keyifli geçti. Eve geldiğimizde Ela da ben de açık havanın etkisiyle güzel bir uyku çektik..
O kadar mide bulantısı, hastalıktan sonra keyifli bir günü hakkettim sanırım. Benim için bugün başka keyifler de vardı. Baharın gelmesi ile birlikte II. Trimester’im de başladı. Zaten 3-5 gündür biraz daha iyi hissediyordum, gribin de geçmesi ile daha keyifli oldu. Bugün 2’li test sonuçlarını da aldık. Sonuçlar çok iyi çıktı o yüzden içimiz biraz daha rahatladı. Bu akşam keyifli bir uyku uyuyabilirim sanırım artık. Yaşasın bahar, yaşasın II. Trimester.

Mart 18, 2010 Posted by | 21.ay, doğa, gebelik, gebeş esra, Gezi | 8 Yorum

30-34 yaş Oyun Grubu : Karlar Diyarı

GreenPark
Hafta sonumuzu çocuksuz olarak çocuklar gibi eğlenerek geçirdik. Ela’yı anneannesine emanet edip Ö. ve P. çifti ile birlikte Cumartesi kendimizi yollara vurduk. İlk durak Bolu otobanı üstündeki GreenPark’dı. Elimize çay ve sahleplerimizi alarak yürüyüş yoluna vurduk kendimizi. Çok şanşlıydık hava çok güzeldi. Güzel derken mis gibi güneş vardı ama tabi çok soğuktu. Küçük donmuş gölet, yürüyüş yolu, kartopu atmalar, birbirimizin kilotlu çorabı, naylon pantolonu ve dil sürçmeleri ile alay ede ede güzel bir yürüyüş yaptık. Daha asıl gideceğimiz yere varmadan baya bir yorulmuştuk.

Abant
Tekrar yola çıkıp, Bolu’daki otelimize eşyalarımızı bırakarak bu sefer Abant’a doğru yöneldik. Abant yolu üstünde artık açlığımız tavan yapınca yol kenarındaki restaurant’lardan birine attık kendimizi. Şu sıra yediğim hiçbirşeyden tat alamadığım için ballandırarak yazamıyorum, karnımı doyurdum işte. Orda ki minik teleferik gibi salıncakla aşağı kayıp eğlence dozajını artırdıktan sonra artık bu sefer Abant Gölü’ne vardık. Göl donmuştu ve manzara çok güzeldi. Yolun kenarında tamamen siyah olmuş bir çaydanlığın hala yakılmasının fotoğrafını çekemeden duramadım.
Abant daha da soğuktu. Yürüyüş yolundan pedometreme göre 2 km yürüyerek vardığımız çay içme molasına kadar ayaklarım donmuştu. Neden kayak pantolonlarımızı giymediğimizi sürekli birbirimize sorduk durduk. Yolda 2 kere kalan arabaları ittik, 80 kere durup fotoğraf çektik haliyle ben durduğumuzda oldukça üşümüştüm.

Burda birer çay içtikten sonra arabamıza geri döndük ve kendimizi akşamı geçireceğimiz otelimize attık. Koru Otel çok güzel bir konuma sahip. Ve futbol takımlarının antrenman için geldiği, toplantıların yapıldığı bir otel. Odalar aşırı sıcak, yemekleri güzel ama akşam yemeğindeki canlı müzik çok yorulan bize fazla geldi.

Akşamımızı yemek yiyerek, çay ve sohbetle; erkekler havuza girerek, biz de lobide rahatımıza bakarak geçirdik. Sonunda dayanamayıp yatağa gittiğimde ne zaman uykuya geçtiğimi hatırlamıyorum.
Koru Otel
Sabah otelin yürüyüş parkurunda 2 saat geçirdik. Karlara yattık, amuda kalktık, birbirimizi ittik kaktık. Ve baya bir yürüdük. Daha öğlen olmadan ben baya bir yorulmuştum. Odalarda biraz dinlendikten sonra tekrar yola attık kendimizi.

Gölcük:
Bu soğukta karda kışda nasıl tırmandık 16 km Gölcük’e bilmiyorum. Ama orda fırtına vardı. Zaten koca gölde de bizden başka 4-5 grup vardı. Fakat manzara harikaydı. Göl donmuş, heryer karlı çok güzeldi. Gölcük’den çıktığımızda ben son enerjimi orda bırakmış bu geziyi düşmeden tamamlamış olmanın verdiği hazla arabada hemen uyuyakalmışım.. Biz bu hafta sonu 4 yetişkin çocuk çocuklar gibi eğlendik. Herkesin çocuksuz vakitlere ihtiyacı var, insan kendi eğlencesini hatırlıyor.

Şubat 9, 2010 Posted by | Ben, coca, eğlence, Gezi | 5 Yorum

GPS’in Götürdüğü Yere Git… Ela Toroslarda

Yine GPS’in sözünü dinledik ve bu sefer gercekten hayatımızda goremeyecegimiz bir yoldan Side’ye geldik.
Herşey yine Ankara’dan çıkar çıkmaz cocayı dürten birşeylerle başladı. Dedi ki varmısın GPS’e en kısa yolu yazalım bizi nerden götürürse ordan gidelim..
GPS’in en kısa km gösterdiği yerden gittiğimizde kendimizi bir tarlada ya da çıkmaz sokakta bulduğumuz oluyor.
Herneyse bize dedi ki Side 467 km, biz de normalde Afyon üzerinden 570 km olduğunu biliyoruz. Peki dedik ama ben de bir gerginlik..
Polatlı’ya kadar herşey aynı idi. Polatlı’dan bizi sola biyere soktu. Beyşehir’e kadar bomboş yollardan gittik. Bayram trafiği buralara uğramamış gerçekten tek tük araba geçtik.
Ela da bu süre de uyuduğu için doğanın tadını çıkarttık. Yollardan alıç topladık, Atlantı (çakma Atlanta)’yı da bu yolda gördük.. GPS olmasa böyle bir yerin varlığından haberimiz dahi olmazdı.
Beyşehir’den sonra işler değişmeye başladı. Gittiğimiz yollar ıssızlaştı, yeşillikler çok arttı, sanki geldik Karadeniz’e. Hoğuş diye bir kasabadan sonra 100 km’miz kalmıştı zannediyorduk ki en fazla 1.5 saatlik yolumuz kaldığını düşünüyorduk. Fakat işler daha da ilginçleşti. 1.5 saatlik yolu biz 3 saatte geldik. Önce biraz tırmandık. 1200 m gibi bir rakımda görebileceğimiz belki de bir daha göremeyeceğimiz en güzel düzlük mera gibi biryerle karşılaştık.


Burda durup Ela’ya inekleri kuzuları gösterdik.. Sanki geldik Hollanda’ya. Fotoğraflar çektik. Sonra yağmur yağmaya başladı biz de tırmanmaya başladık tekrar. Bir ara bilmemne Milli Park’ına girdik. İsmini bile duymamıştım. Bu ormanlık alana girer girmez rakımımız daha da artmaya başladı. Tüm toros köylerini gördük diyebilirim. Bir ara aşağıya bakamaz duruma geldik. Torosların kenarından sürekli tırmanarak gidiyorduk. Çıktıkça çıkıyoruz söylemekle inanamazsınız ama aşağısı nerdeyse görünmüyordu işin ilginci o kadar yüksek yerlerde bile köyler vardı. Birkaç evlik yerleşimler gördük. Biz Toros Fatihi olduk.

Bir araştırma yaptım sonra bu Toros köylerinden birinde halkın ortalama yaşam süresi 90’lardaymış. Burda yaşam doğal olmalı, radyasyon yok, hormon yok stres yok oksijen çok.

Torosların zirvesini gördük diyebilirim herhalde 2000 mt yukarı çıkmışızdır. Hah tamam artık tepeye geldik diyoruz biraz daha çıkıyoruz yol biraz daha daralıyor. Tepeden Manavgat Delta’sını ve bulutları gördük.

Oksijen fazlası bende kafa yaptı ikebana’ya origami demeye başadım. Japonca’mı bile bozdu yolculuk. Gerçek anlamda bulutların üstüne çıktık. Burası sonsuzluk, boşluk ve hiçlik hissi veriyor. Varlığımız ne kadar küçük bu evrende burada birkez daha hatırlıyor insan. Bir kum tanesinden farkım yok bu dünyada ve benden çook büyük bir güç var. Hıyarlıkmı ettik buralara gelmekle acaba:) Tatile çıktık şimdi bunun sırasımı.

Sonunda hızla inmeye başladık ve dağlardan taşlardan gerçekten Side’nin kucağına indik. Bu yolu sanırım sadece buranın yerlileri kullanıyor. Km olarak kısa bir yol ama herkesin gözü kesmez, hızlı değil ama maceralı bir yol; düz değil ama manzarası harika bir yol.. O gün Ankara’dan Side’ye bu yolu kullanarak bir tek biz gelmişizdir sanırım. Geldik ki çok yorulmuşuz. Uzun zamandır böyle birşey yapmamıştık. Eğlendik, gerildik ve her insanın görmediği yerler gezdik. Torosların en geçit vermeyen yerlerinden geçtik. Arabada bir bebek iki deli, dışarıda yağmur, çocuk şarkıları ile buraya geldik.
İşte tatilimiz böyle başladı. Dün uyanır uyanmaz kendimizi denize attık. Ela kumla oynamaya bayılıyor. Deniz konusunda ise bıraksak kendi giricek. Her zamanki gibi cesaretli ama temkinli davranıyor. Şimdilik buraların tadını çıkarıyoruz:) 3 gün sonra Adrasan’a gidicez belki yine bir macera yaparız.

Ve Ela’nın ilk öğrendiği sayı 6. Biz beşe kadar sayıyoruz sonunda altııı diyor.. Bu işe de baştan başlamadı yani.. Burda sürekli kedilerin peşinde koşuyor. Bir de gidip kendini havuzun kenarına atıyor. Önümüzdeki günlerde bizi daha çok koşu bekliyor anlıyacağınız.

Eylül 21, 2009 Posted by | Bebekle Ben Giderim, Gezi, Tatil | 9 Yorum